Genel

Topluma Hizmet Uygulamaları

Sosyal İzolasyon Sürecinde Çocuklar Sosyal Becerileri Nasıl Kazanır?

Koronavirüs salgınının en çok çocukları etkilediğini belirten Süleyman Demirel Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Semiha Yüksek Usta, sosyal izolasyon süreci içerisinde çocukların karşı karşıya kaldıkları yeni eğitim sistemi ve hissettikleri duygular hakkında bilgiler verdi.

Salgın döneminde eğitim öğretimin nasıl sürdürüleceği ve yüz yüze eğitim kadar etkili olması için neler yapılabileceği konusunun ilk odak noktamız olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Usta, “Eğitimciler, öğretmenler ve ebeveynler olarak öğretimin aksamamasına çalışırken, çocuklarda önemli bir gelişim alanı olan sosyal duygusal gelişimin göz ardı edilmesi riskiyle de karşı karşıya kaldık. Uzaktan eğitim, web araçları öğretimi ve bilişsel gelişimi destekleme konusunda olduğu kadar sosyalleşme ihtiyacını karşılamakta etkili olamamaktadır.” dedi.

Her ne kadar çocukların ve gençlerin teknolojiyi sosyalleşme amacıyla kullansa da bu deneyimlerin gerçek yaşam etkileşimleri kadar tatmin edici olmadığını vurgulayan Usta, gerçek yaşam ile sanal yaşam deneyimleri ve kuralları arasında önemli farklar bulunduğunu ifade etti. Özellikle erken çocukluk dönemindeki çocukların sosyal becerileri gözlem ve model alma yoluyla öğrendiklerini ve bu birikimlerle yaşama hazırlandıklarını kaydeden Usta, “Bu beceriler arasında iletişimi başlatma ve sürdürme, karşıdakinin duygularını anlama ve kendi duygularını doğru yolla ifade etme, paylaşma, kurallara uyma, iş birliği, kendi kendini kontrol edebilmeyi sayabiliriz. Tüm bunlar sosyal ortamlarda, rol modellerle ve deneyimleyerek öğrenilebilen becerilerdir. Ancak yaklaşık bir yıldır çocuklar bu konuda destekleyici ortamlardan nispeten uzak kaldılar.” diye konuştu.

Gün içerisinde rutin bir ebeveyn çocuk saati oluşturarak bu saatte çocuklarla etkileşimli oyunlar oynanabileceğini vurgulayan Usta, etkileşimli kitap okuma, sohbet etme gibi aktivitelerle çocukların duygularını paylaşmalarına alan tanıyabileceğini söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Usta şunları kaydetti: “Sosyal yönlerini desteklemek için okudukları, izledikleri karakterlerin duygu ve davranışları hakkında konuşmak, onun yerinde olsaydı neler yapabileceğini paylaşmasını sağlamak etkili olabilir. Sosyal becerilerin rol model ile öğrenildiğini söylemiştik, ebeveynlerin evde kendi davranışlarını da bu yönde düzenlemeleri önemlidir. Teşekkür etme, özür dileme, dinleme, göz kontağı kurma gibi davranışlar temel sosyal becerilerdir. Ebeveyn önce kendisi bu davranışlarına özen göstermelidir. Çocukları teknoloji karşısında yalnız bırakmamaya dikkat edilmelidir. Ekran karşısındaki süreyi karşılıklı belirlenen kurallarla kısıtlamalı ancak yerine de nitelikli aktiviteler konulmalıdır. Aksi durumda ekran süresini kısıtlama önlemi sürdürülebilir olmamaktadır. Çocukların sofra kurma, malzemeleri getirerek, yıkayarak yemek yapımında yardımcı olma, odasını toparlama, çamaşır katlama gibi günlük yaşam aktivitelerine dahil edilerek gelişimlerine uygun sorumluluklar almaları sağlanarak otokontrol ve sorumluluk becerileri desteklenebilir. Dışarı çıkma saatleri göz önünde tutularak kısıtlı da olsa sosyal alanlarda bulunulabilir ve dışarıdaki sosyal etkileşim fırsatları değerlendirilebilir. Örneğin daha önceden konuşup anlaşmak şartıyla, çocuk alışverişte iletişimi kendisinin başlatması ve sürdürmesi yönünde teşvik edilebilir.”

 

Okul Öncesi Dönem Çocukları Covid-19’dan Nasıl Etkileniyor?

Süleyman Demirel Üniversitesi Okul Öncesi Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Semiha Yüksek Usta, okul öncesi döneminde çocukların salgın dönemini en hasarsız şekilde atlatabilmeleri için yetişkin desteğine ihtiyaç duyduklarını söyledi. Bu dönemde yetişkin desteği olmadan okul öncesi çocukların yeterince doğru anlamlandırmalar yapamayacaklarının altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Usta, çocukların başta hırçınlık, endişe, huzursuzluk olmak üzere birçok duygusal problem yaşayabileceğinin altını çizdi.

Çocukların yetişkinlerin gündemlerini anlamayacağı kanısının yanlış olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Usta şöyle konuştu: “Bu durum bir yanıyla yanlış bir yanıyla doğrudur. Doğrudur. Çünkü çocuklar yetişkinlerin etkilendiği gündemleri, özellikle covid-19 gibi soyut bir konuyu tam olarak anlayamazlar. Yanlıştır. Çünkü ebeveynlerinin hislerini ve tepkilerini, medyada karşılaştıkları haberleri, rutinlerinin bozulmasını, almaları gereken hijyen önlemlerini ve okula gidememe, dışarı çıkamama gibi değişimleri de oldukça iyi anlarlar. İşte konuyu bu kadar önemli yapan da bu kavrayıştır. Dolayısıyla çocuklar bu dönemde yetişkin yardımına ihtiyaç duyarlar.”

Çocuklarda kaygı bozukluğu ortaya çıkabilir

Okul öncesi çocukların şimdi olmasa bile ileriki yıllarda çeşitli problemler yaşayabileceğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Semiha Yüksek Usta, çocukların “sağlık ve hijyen konusundaki obsesyonlar”, “sosyal izolasyon sebebiyle insanlardan uzaklaşma ve sosyal ilişkilerden kaçınma”, “evden uzun dönem çıkamamanın getirdiği sosyal kaygı”, “ebeveyne veya kendisine bir şey olacağı düşüncesiyle ayrılık anksiyetesi”, “okuldan uzak kalma dolayısı ile okul fobisi, korkuları nedeniyle alt ıslatma”, “tırnak yeme” gibi birçok ciddi davranış bozukluklarını tetikleyecek kaygılar yaşayabileceğini belirtti.

Ebeveynler neler yapmalı?

Dr. Öğr. Üyesi Semiha Yüksek Usta ebeveynlere konuya ilişkin şu önerilerde bulundu:

“Sakin ve yalın bir dille çocuğa toplumda bulaşması muhtemel bir hastalığın olduğu ve bu nedenle bazı önlemler alınması gerektiği anlatılarak endişenin önüne geçilebilir. Burada dikkat edilecek nokta, korku veya endişe ya da tam tersi hafife alma gibi duyguların yansıtılmamasıdır. Bazı çocuklar konuyla ve duyguları ile ilgili konuşmak istemezken bazıları tekrar tekrar konuşmak ve iyice güven duymak isterler. Çocuğun kendisi konuşmak istemediğinde ısrarla anlatılmaya çalışılmamalı, kendi soruları beklenmelidir. Sürekli olarak soran çocuğa da detaylandırıp senaryolaştırmadan basitçe anlatılmalı ve sonra çocuğun dikkati oyun ve etkinliklerle başka yöne çekilmelidir. Böylece konuya çok fazla takılıp kalması engellenmiş olur. Önlemler anlatılırken sebeplerini de anlatmak yararlı olacaktır. Örneğin, elleri sabun ve su ile 20 saniye boyunca yıkamanın ellerde yaşamaya çalışan virüslerin temizlenmesi için olduğunu, hasta olduğunu bilmeyen bazı insanların hapşırık ve öksürükleri ile karşısındaki insana virüsün geçme ihtimalinden dolayı maske takıldığı anlatılabilir. Burada dikkat edilecek nokta ise, hasta insanların, yaşlıların veya herhangi bir yaş ya da meslek grubunun daha fazla virüs taşıyacağı gibi ötekileştirme ve ayrımcılık ifadelerinden kaçınılmasıdır. Erken çocukluk döneminde çocuklar oyun, hikayeler ve etkinlikler yoluyla daha iyi kavrarlar. Bu yaş grubu için uygun olan sağlık ve mikrop konularında oyunlar, etkinlik ve hikayeler vardır. Bir eğitim kurumuna devam eden çocuklar için okul öncesi öğretmenlerinden destek isteyerek gelişim düzeylerine uygun, önerecekleri etkinlik ve hikayelerden yararlanılabilir. Çocukların yetişkin içeriklerine maruz kalmamasına da azami dikkat gösterilmelidir. Ebeveyn olarak çocukların yanlarında bu konu ile ilgili olumsuz düşünceler ve endişeler paylaşılmamaya özen gösterilmelidir. Çocuklarla hikayeler okuma, resim yapma, oyun oynama gibi aktivitelere zaman ayırabilir ve onlarda oluşması mümkün teknoloji düşkünlüğünün önüne geçilebilir.


Salgın sonrası dünya-2

Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi Prof Dr. Hüseyin GÜL, Cumhuriyet haber sitesinde yer alan, Prof. Dr. H. Haluk Erdem’in eşgüdümünü yaptığı ‘Salgın Sonrası Dünya’ adlı dizi yazısına öngörülerini sundu.  Prof. Dr. Gül, “Yeni dünyada tüketim toplumu ve büyümeci kapitalist anlayış sorgulanacak. İnsan odaklı akıllı sürdürülebilir kent uygulamalarını hayata geçirmek önem kazanacak” dedi.

KAPİTALİST ANLAYIŞ SORGULANACAK

Prof Dr. Hüseyin GÜL, yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Covid-19 virüsü, kapitalist büyüme ve tüketim çılgınlığında ve çevre krizinde geldiğimiz yeni aşamayı hatırlattı; devletin toplum hayatında oynaması gereken rolü sorgulattı bize. Son yıllarda toplumsal adaleti ve fırsat eşitliğini sağlama sorumlulukları iyice zayıflatılan devlet, daha hızlı büyüme ve zenginleşme için girişimci sınıfı tüm olanak ve kaynaklarıyla desteklemeye odaklandı. Bunu yaparken eleştirileri en aza indirmek için özgür medya kısıtlandı, sivil toplum kuruluşlarının ve kamusal yaşam için kritik önemdeki güçlü devlet kurumlarının gücü zayıflatıldı.

Demokrasinin temeli olan parti sistemleri ve seçimler, varlıklı ve nüfuzlu kesime endekslendi. Büyümeden ve küçük bir grubun çılgınca zenginleşme heveslerinden ödün vermemek adına, devlet, sağlığın kaynağı olan çevreyi korumak için sorumluluk almaktan kaçınır hale geldi.

Sorgulanacak yönler

Covid-19 sonrası yeni dünyada tüketim toplumu ve büyümeci kapitalist anlayışın sorgulanması kaçınılmaz. Ama ilk etapta ekonominin yeniden yapılanması için kapanan ya da sınırlı çalışan kamu kurumları ile özel ve sivil kuruluşların yeniden tam olarak çalışmaya başlaması için ciddi bir toplumsal dayanışma ve seferberlik gerekecektir. Ama bunun yapılabilmesi için virüsü tekrar yayma tehdidi oluşturmadan, insanların sokağa çıkmaları, işlerine ve normal hayatlarına dönmeleri şimdiden planlanmalıdır. Tabii ki bunun, virüsün etkileri net olarak anlaşıldıktan sonra başlatılmasında yarar vardır. İşe yeniden alımları da, liyakatten ödün vermeden, virüsün sarstığı toplumun, bir de adalet duygusunu zedelemeden yapmak önemlidir.

Ulusal korumacı kaygılar

Küresel ilişkilerin normale dönmesi, son dönemde göçler ve küresel ticaret savaşları nedeniyle başlayan ulusal korumacı kaygılara, virüs salgını kaygısı da eklendiği için daha da gecikecektir. Tüm ülkeler, salgınla mücadele için uluslararası hareketliliği ciddi biçimde ve bir ölçüde de ticareti kısıtlamış durumdadır. Virüs salgını ile mücadelede, değişik ülkeler farklı aşamalarda olduğu için, küresel hareketliliğin, virüs salgını hemen hemen tüm ülkelerde tam olarak kontrol altına alınmadan yeniden başlaması ve eski haline gelmesi güçtür. Bundan, havayolu taşımacılığı, turizm, eğlence, toplu taşıma, toplu alışveriş merkezleri gibi sektörler olumsuz etkilenecektir. Ancak, ileri teknoloji kullanan sektörler, siber ve sanal dünya ve hizmetler, esnek çalışma ile sağlık, temizlik, kargo taşımacılığı gibi sektörler ise öne çıkacaktır.

Bilim, bilim, bilim

Küresel salgın ve yaşananlar, insanları ve hükümetleri, nasıl bir dünyaya ihtiyaç olduğu ve sağlıklı yaşamın anlamı konusunda düşünmeye itecektir. İnsan aklına ve bilime güvenmek ve bir doğa kanunu olarak evrim kuramına eğitimde yer vermek gereği daha net anlaşılacaktır. Bilimsel, makul ve mantıklı düşüncenin toplumun her kademesine kadar yaygınlaştırılması çabaları hız kazanacaktır. Ayrıca, salgında gözlenen insan davranışlarından sonra, kaliteli eğitimin toplumun tüm kesimlerine, hem de yaygın ve sürekli eğitimle her yaş ve kademesine eriştirilmesinin önemli bir kamusal sorumluluk olduğunun tekrar hatırlanacağı ve eğitimin değersizleştirilmesinden vazgeçileceği umulabilir.

Uluslararası alanda bir türlü uzlaşılamayan çevre ve iklim krizi konusunda küresel bir uzlaşı olması da beklenebilir. Bu uzlaşı, hem çevresel ve doğal hem de insani kriz ve afetlerle mücadele amaçlı bir uluslararası örgütsel yapının oluşturulmasını gerektirecektir.

Virüs salgını uzayıp, sera gazı salımlarının ve kirlilik oranlarının düşmesi, bu konudaki iradeyi zayıflatabilir. Ancak, geleceğin yenilenebilir enerjide ve sürdürülebilir ekolojik çözümlerde olduğu bu salgınla bir kez daha görülmüştür. Kentlerin; orman ve tarım alanlarının korunduğu, insanın yaşam kalitesinin en öncelikli hedef olduğu, yaşanabilir yerleşimlere dönüştürülmesi çabalarının hız kazanması da kaçınılmazdır. Ama ne olursa olsun, bu salgın sonrasında, insanlar yetinerek, paylaşarak ve dayanışarak yaşama alışkanlıkları geliştirmek zorunda hissedecek.

Demokratik dönüşüm

Bu süreçte, dijital teknolojilerden de yararlanarak insan odaklı akıllı sürdürülebilir kent uygulamalarını hayata geçirmek, çevre koruma ve yaşama kalitesi açısından önemlidir. Ancak, esnek ve uzaktan çalışan sayısında olabilecek artışlar nedeniyle çalışan haklarının güvenceye alınması konusunda, devletin üstlendiği sorumlulukların artırılması gerekecektir. Bu salgın, sağlık hizmetlerinin kamusal olmasının önemini de gösterdi.

Ama önemli olan çılgın kapitalist büyüme ve tüketimi bir kenara itmeyi sağlayacak biçimde, insanların ve toplumların birçok alışkanlığını sorgulayarak değiştirme yönünde bir tutum geliştirmesidir. Her ne kadar Çin salgını otoriter yöntemlerle kontrol altına almayı başardıysa da, bu kriz ve salgınlarla mücadelede totaliter yöntemleri haklı göstermez. Önemli olan insanlığın bundan sonra kendinin ve yaşamının kalitesinin, toplumsal güvenin ve dayanışmanın değerini anlayarak, mevcut siyasal ve yönetsel sistemleri daha eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik biçimde dönüştürmesidir.

Krizler köklü dönüşümlere kapı aralar. Çok daha etkili işleyecek ve kamusal finansmana dayalı sağlık sistemi ile hem bu tür krizler hem de dijital çağın gereklerine uygun bir minimum gelir garantisi türü uygulamaların da belirli ölçüde salgın sonrasında devamı söz konusu olacaktır.

– Geleceğin yenilenebilir enerjide ve sürdürülebilir ekolojik çözümlerde olduğu, bu salgınla bir kez daha görüldü. 

– İnsanlar yetinerek, paylaşarak ve dayanışarak yaşama alışkanlıkları geliştirmek zorunda hissedecekler.

– İleri teknoloji kullanan sektörler, siber ve sanal dünya ve hizmetler, esnek çalışma ile sağlık, temizlik, kargo taşımacılığı öne çıkacak. 

– Koronadan sonra insan, hayat ve dünya aynı olmayacak. Yaşadığımız günler insanın gücü kadar güçsüzlüğünü, olanakları kadar sınırlarını da yeniden düşünme ve görme imkânı verdi. 

– Tarihsel bir dönüm noktasındayız. Bu noktada tarih ve kültür bilincine ihtiyaç vardır. Akıl ve bilimin rehberliğine ihtiyacımız var, ama tekno-merkezci olmayı bırakmalıyız.” 

Tarih: 28.04.2020

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/salgin-sonrasi-dunya-2-1735498


Sosyal Mesafenin Yarattığı Belirsizlik ve Kaygıdan Nasıl Korunuruz?

Sosyalleşmenin insanlar için hayati önem taşıdığına dikkati çeken Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ebru Taysi, sosyal mesafe ve izolasyonun bireylerde korku, kaygı, depresyon ve öfkeye neden olabileceğini söyledi.

Sosyal mesafenin “başka insanlara temas mesafesi” anlamına geldiğinin altını çizen Doç. Dr. Ebru Taysi, sosyal bir varlık olanın insanın, uyarıcı azlığı neticesinde çeşitli sorunlar yaşayabileceğini vurguladı. Doç. Dr. Taysi, evde günlerce ve haftalarca kalan bireylerin sosyalleşme ve farklı çevresel uyarıcılara maruz kalma ihtiyacını gideremeyecek olmalarının hem fiziksel hem de zihin sağlığına olumsuz etkileri olduğunu belirtti. Doç. Dr. Taysi şöyle konuştu: “Bu süreçte yaygın stres kaynakları, kişi için anlamlı faaliyetlerde azalma,  duyusal ve sosyal uyarıcı eksikliği, mali sıkıntılar, gelecekle ilgili belirsizlik, sosyal destekte azalma olabilir.”

Sosyal mesafe, karantina ve izolasyon döneminde bireylerin korku, kaygı, depresyon, öfke, engellenmişlik, can sıkıntısı, kontrol kaybı hissi, damgalanmışlık yaşayabileceklerinin altını çizen Doç. Dr. Ebru Taysi, pandemi döneminde bireylerin fiziksel ve zihinsel sağlığı için şu tavsiyelerde bulundu:

“Pandemi süreciyle ilgili bilgileri sadece güvenilir kaynaklarla sınırlayın. Süreçle ile ilgili bilgi edinmenin yanında evde farklı aktivitelerde gerçekleştirin; kitap okuma, müzik dinleme, ders çalışma, yeni bir dil öğrenme gibi. Günlük bir rutin oluşturun. Sosyal izolasyon bittikten sonra kaldığımız yerden devam edebilmek için gün içinde iş, egzersiz veya öğrenme gibi düzenli günlük aktiviteleri devam ettirmek önemlidir. İnsanoğlu için yüz yüze etkileşim önemlidir ancak bu dönemde sınırlanmıştır. Sosyal destek ihtiyacımızı telefon görüşmeleriyle, mesajla, video görüşmeleriyle gidermemiz önemlidir. Can dostlarımızda bize duygusal destek sağlayabilir ancak hayvanlar ve insanlar arasında virüs geçirgenliği konusunda daha fazla bilgi sahibi olana kadar enfekte olmuş kişilerin can dostlarınızdan uzak durmasında fayda vardır. Sağlıklı bir yaşam sürdürmek bağışıklık sisteminin güçlü kalması açısından önemlidir. Kaliteli uyku, iyi beslenme, evde egzersiz yapmak oldukça önemlidir. İhtiyaç olursa online psikolojik destek alınabilir. Daha önce görüştüğünüz bir psikologunuz varsa kendisiyle belirleyeceğiniz bir yöntemle destek alınımını sürdürebilirsiniz. Stresi yönetmek ve pozitif kalmak için psikolojik stratejileri kullananın. Endişelerinizi inceleyin ve gerçek endişe ile başa çıkma yeteneğinizi değerlendirirken gerçekçi olmayı hedefleyin. Felaketleştirmeyin. Yapabileceklerinize odaklanın ve değiştiremeyeceğiniz şeyleri kabul edin. Kendinizi rahatlatacağınızı düşündüğünüz eylemler gerçekleştirin. Bu dönemde kaygı hissetmek normaldir ancak uzun süren uykusuzluk, günlük sorumlulukları yerine getirememe, artan ilaç ve alkol kullanımı varsa bir uzmana başvurmada fayda vardır.”

Tarih: 21.04.2020

https://w3.sdu.edu.tr/haber/9289/sosyal-mesafenin-yarattigi-belirsizlik-ve-kaygidan-nasil-korunuruz


Baykuş Felsefe Sahnesi 4:Korona Günlerinde Toplumsal Cinsiyet

Süleyman Demirel Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Deniz SOYSAL’ ın katılımıyla “Baykuş Felsefe Sahnesi 4: Corona Günlerinde Toplumsal Cinsiyet” adlı telekonferans gerçekleştirildi.

Tarih: 25.04.2020


COVİD-19 KAYGILARI

Blt Türk ekranlarında ‘Biz Bize’ adlı programın konuğu olan Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Ümit Işık, koronavirüs salgınının çocuklar üzerindeki etkilerini açıkladı ve ailelere tavsiyelerde bulundu.

Tarih: 07.04.2020


Covid-19 Eğitimi

Hastanemiz Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı’ndan Dr. Öğretim Üyesi Onur Ünal tarafından Corona Virüsü (Covid-19) eğitimi verildi.

Hizmetiçi Eğitim Birimi tarafından düzenlenen eğitimler tüm hastane çalışanlarına yönelik gerçekleştirildi.
Tarih: 19.02.2020

Evde Kal Hareketsiz Kalma

Spor Bilimleri Fakültesi Spor Tesisleri, “Evde Kal Hareketsiz Kalma” sloganı ile sağlığı için evde kalan herkesi spora davet ediyor. Sosyal medya adresi üzerinden katılımcılarla buluşmayı hedefleyen antrenörler, haftanın 7 günü step, aerobik, pilates, zumba gibi branşlarda hazırladıkları videoları sunacak.


İnsanlarımız neden evde kalmıyor?

Süleyman Demirel Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ramazan ERDEM, ajanda net haber sitesinde “İnsanlarımız Neden Evde Kalmıyor” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Prof. Dr. Erdem yazısında şu ifadeleri kullandı:

Çalışmadığı her gün eskiye giden, çalışmadığında işini kaybedecek ve maişetini temin etmekte zorlanan kişilere “Evde kalın” tavsiyesi fantastik gelmektedir. Bu durumu bir tarafa koyarak, yetkililerin “Evden dışarı çıkmayın, kendinizi izole edin” tavsiyelerine insanların farklı tepkiler vermelerini Kohlberg’in Ahlâkî Gelişim Teorisi çerçevesinde analiz edebiliriz.

KOVİD-19 ülkemizde hızla yayılmaya devam ediyor. “Bizi pek etkilemeden geçecek” diyen uzmanların tezleri çöktü, “İtalya gibi olur muyuz?” endişeleri daha çok yaşanır hâle geldi. Tespit edilen vaka sayıları ve bu hastalıktan vefat edenler günbegün artıyor.

Dünya geneline baktığımızda, Çin’den ABD’ye uzanan bir çizgide, kuzey yarımkürenin orta kuşağı virüsün en çok yayıldığı yerler olarak karşımıza çıkıyor.

John Hopkins Üniversitesi’nin Kovid-19 İzleme Merkezi’nin 28 Mart 2020 tarihli aşağıdaki haritasında da görüleceği üzere, virüsün yoğunlaştığı yerlerin Immanuel Wallerstein’in Dünya Sistemleri Teorisi’ndeki merkez-çevre olarak yaptığı sınıflamada tamamen merkez ülkeler olduğu görülmektedir. Yani buralar gelişmiş ve sermayenin merkezi olan bölgeler…

Şekil 1. Koronavirüs Yayılım Haritası (John Hopkins Üniversitesi, 28.03.2020)

***

Türkiye de coğrafî konumu itibariyle bu global salgından nasibini aldı. Önümüzde kritik günler bizi bekliyor. Birçok ülkeye göre daha hazırlıklı olduğumuz söylenebilir ve sağlık sistemi olarak altyapımızın güçlü olması bir avantaj olabilir. Lâkin Akdeniz kuşağında yer alan İtalya ve İspanya gibi ülkelere benzer şekilde, fiziksel mesafe konusundaki alışkanlıklarımız, virüsle mücadelede bir dezavantaj gibi görünüyor.

Toplumumuzun son yıllarda bireycilik eğilimleri artsa da biz hâlâ kolektivist yönü ağır basan bir kültürel alışkanlığa sahibiz. Yani sosyal hayat önemli bizim için. Ailemizle, akrabalarımızla, arkadaşlarımızla paylaşmayı seviyoruz. Sevinçlerimizi, hüzünlerimizi sosyal olarak yaşıyoruz. Bu sebeple “sosyal izolasyon” tavsiyesine bireycilik eğilimlerinin fazla olduğu ülkelerdeki insanlar daha kolay uyabilir ama bu bize zor geliyor.

“Dışarı çıkmayın, evde kalın” tavsiyesine yine ekonomik sebeplerle uyamayanların olduğunu da kabul etmek gerekir. Çalışmadığı her gün eskiye giden, çalışmadığında işini kaybedecek ve maişetini temin etmekte zorlanan kişilere “Evde kalın” tavsiyesi fantastik gelmektedir.

Bu durumu bir tarafa koyarak, yetkililerin “Evden dışarı çıkmayın, kendinizi izole edin” tavsiyelerine insanların farklı tepkiler vermelerini Kohlberg’in Ahlâkî Gelişim Teorisi çerçevesinde analiz edebiliriz.

Kohlberg, ahlâkî gelişim evrelerini altı basamağa ayırarak incelemektedir. Bu basamaklar aşağıdan yukarıya doğru şu şekildedir: (1) İtaat ve ceza eğilimi, (2) saf çıkarcı eğilim, (3) kişiler arası uyum eğilimi, (4) kanun ve düzen eğilimi, (5) sosyal sözleşme eğilimi ve (6) evrensel ahlâk düzeyi…

Altıncı düzey, ahlâkî gelişimin son aşaması olmaktadır.

İnsanların yaptıkları fillerin gerekçesine bakarak onların hangi düzeye ait olduklarını değerlendirebiliriz.

Meseleyi daha somutlaştırmak adına bir Temel fıkrası anlatalım… Temel, arabayla giderken kırmızı ışıkta geçmiş. Polis çıkmış karşısına, arabayı durdurmuş ve “Kırmızı ışığı görmedin mi, neden geçtin?” demiş. Temel de, “Işığı gördüm ama sizi görmedim” cevabını vermiş. Yani kırmızı ışıkta durmak ya da durmamak, onun için ceza ile ilişkili!

Bu da Kohlberg’te ahlâkî gelişimin ilk aşamasını ifade ediyor…

***

Kovid-19’la ilgili olarak Devletin en tepesinden bu işin uzmanlarına kadar herkes, “Evde kalın, mümkünse dışarı çıkmayın” tavsiyelerinde bulunuyor. Dışarıdan bakıldığında da virüsten korunmak için gerçekten şu an yapmamız gereken en önemli katkı bu olacak. Bu tavsiyeyi dikkate almayı Kohlberg’in altı aşamasına uyarlarsak, karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor:

1. Aşama: “Dışarı çıkınca ceza yazılmıyor, evde kalınca ödül de verilmiyor. Ben bu yüzden çıkıyorum. Ceza yazılırsa çıkmam.”

2. Aşama: “Ben kendi çıkarıma bakarım. Yapacaklarım var, kendimi düşünürüm, ona göre çıkarım ya da çıkmam.”

3. Aşama: “Etraftakilere ayıp olur, onlar çıkmıyorsa ben de çıkmayayım. Onlar çağırırsa da gideyim. Etrafımdakiler beni kötü bilmesinler.”

4. Aşama: “Kanunlar, kurallar önemli. Ona uymak lâzım.”

5. Aşama: “Toplumsal işleyişe zarar vermemek lâzım. Ben uymazsam, başkaları da uymaz ve bundan ben de dâhil herkes zarar görür.”

6. Aşama: “Dışarı çıkmanın başkaları için de, kendim için de yanlış olacağını düşünüyorum. Doğru olan neyse onu yapmam gerekir.”

Altıncı modelde sonuç değil, niyet önemlidir. Altıncı aşamada birisi dışarıya çıkar ve bunu, “Ola ki dışarıda yardıma muhtaç birisi vardır, herkesin evinde kaldığı bir zamanda ona yardımcı olacak kimse olmayabilir, insanlara yardım etmek de büyük bir erdemdir” niyetiyle yaparsa, tavsiyeye uymadığı hâlde yüksek düzey bir ahlâkî olgunluk sergilemiş olur.

Bir toplumda ahlâkî gelişimin her aşamasında insan bulunur. Ancak araştırmalar daha çok yoğunlaşmanın “dördüncü aşamada” olduğunu ortaya koymaktadır. Altıncı aşamaya ancak toplumdaki insanların pek azı (yüzde 5-10 civarı) çıkabilmektedir. Ahlâkî gelişimde yaş, tek başına belirleyici değildir. İleri yaşta olan biri birinci aşamada olabileceği gibi, genç bir kimse de üst aşamalarda olabilmektedir.

***

Kohlberg’in yaklaşımı bazı eleştirilere maruz kalsa da toplumu anlamak için bize ipuçları vermektedir. Kovid-19’la mücadelede insanların altı aşamadan birine göre hareket ettiğini düşünürsek, “Evde kal” tavsiyelerine bir kısmının uymamasını da anlayabiliriz. Bu noktada çoğunluğun uyacağı bir davranış için yasal düzenlemeler gerekir. Ama işin içerisine herkes dâhil olsun isteniyorsa, bu noktada da birinci düzeyi esas alacak bir düzenleme gerekli olacaktır. Eğer sokağa çıkanlara bir yaptırım uygulanırsa, evde kalmak o zaman mümkün olacaktır. Herkesten altıncı düzey bir ahlâkî olgunluk beklemek zordur.

Tarih: 29.03.2020

https://haberajandanet.com/Article/insanlarimiz-neden-evde-kalmiyor/Qz3mCxTaLHjyA8TwuRJz


Farkında mısınız?

Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünden Prof. Dr. Mustafa Zihni TUNCA, “Farkında Mısınız” adlı yazısında koronavirüsü, insanlığın ders çıkarması gereken bir imtihan olarak yorumladı.

Prof. Dr. Tunca, yazısında şu ifadeleri kullandı:

Korona denilen virüs,

Kimilerine göre biyolojik terör, kimilerine göre Çinlilerin dünyanın başına sardığı bela…

Kimilerine göre kıyamet alameti, kimilerine göre Evanjelistlerin Armagedon provası…

Kimilerine göre tanrının gazabı, kimilerine göre üst aklın dünya nüfusunu azaltma çabaları…

Kimilerine göre uyarı, kimilerine göre sadece bir salgın…

Ne derseniz deyin, bana göre aslında insanlığın ders çıkarması gereken önemli bir imtihan bu!

Öyle bir imtihan ki, insanoğlunu kendini korunması gereken çok daha tehlikeli virüslerle karşı karşıya bırakmış durumda. O virüslerden arınamadan Korona virüsü ile baş edebilmemiz ise gerçekten zor!

Nedir korunmamız gereken o virüsler derseniz, bazılarını hemen hatırlatayım:

Öncelikle bencillik virüsünden korunmamız gerekiyor, yani “bana bir şey olmaz” diye düşünmek yerine diğer insanları da korumak için dış dünya ile teması azaltmak zorundayız.

Hırs virüsünden korunmamız gerekiyor, yani karaborsacılık gibi insanların zor durumda olmasından yararlanıp fahiş fiyata ürün satmayı aklımızdan bile geçirmememiz gerekiyor.

Açgözlülük virüsünden korunmamız gerekiyor, yani bu zor günlerde başkalarının tüketim haklarını gasp etmek yerine ihtiyacınca alışveriş yapıp onlara da hijyen ve gıda alışverişi hakkı tanımak zorundayız.

Kibir virüsünden korunmamız gerekiyor, yani yaşlılar başta olmak üzere hiç kimseyi aşağılamamalı ve rencide edici davranışlarda bulunmamalıyız.

Cimrilik virüsünden korunmamız gerekiyor, yani ihtiyaç sahipleri ve sokaklardaki canlılara da zor günlerinde yardımcı olarak hayatlarını sürdürebilme şansı vermeliyiz.

Yalan ve iftira virüslerinden arınmamız gerekiyor, yani sosyal ağlarda dezenformasyon yayarak insanlar üzerinde korku salmanın asla eğlenceli olmadığını ve herkese zarar verdiğini idrak edebilmeliyiz.

Listeyi uzatabiliriz ama esasen unutmamamız gereken şey şu aslında:

İçinde bulunduğumuz imtihanı başarı ile atlatmamızın tek yolu insanoğlunun tek yürek olup unuttuğumuz pek çok değeri yeniden hatırlamasından geçiyor…

Umarım geç olmadan farkına varabiliriz!

Tarih:28.03.2020

http://ihtiyarlar.com/2020/03/28/farkinda-misiniz-2/


Dezenformasyon ile mücadele virüs ile mücadeleye benzer

Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünden Prof. Dr. Mustafa Zihni TUNCA, “Dezenformasyon ile mücadele virüs ile mücadeleye benzer” adlı yazıyı kaleme aldı.

Prof. Dr. Tunca, yazısında şu ifadelere yer verdi:

Bilgi akışının doğal yollardan sağlanamadığı günler dezenformasyonun yayılması açısından en ideal günlerdir. Tıpkı virüsler gibi dezenformasyon da yeterli önlemlerin alınmadığı dönemlerde bir salgın olarak hızla yayılmayı başarır ve kısa bir süre içerisinde pandemik bir hâl alır.

Önlem dediğimiz şeylerden en önemlisi ise yukarıda bahsettiğim gibi doğru ve güvenilir bilgi kaynaklarından zamanlı veri akışının düzenli olarak sağlanmasıdır. Çünkü, yetkililer tarafından yeterli bilgi sağlanamayan kriz dönemlerinde bilgi ihtiyacı karaborsadan yani kaynağı güvenilir olmayan ve kulaktan kulağa hızla yayılan dezenformasyon sağlayıcılarından karşılanır. Bu dönemlerde dezenformasyon kaynakları bu durumu fırsat bilip provokatif bilgiler servis ederek hedeflerine ulaşmak için ellerinden gelen her türlü çabayı gösterirler.

Virüs yayılmaya başladıktan yani dezenformasyon kitleler tarafından hızlı bir şekilde paylaşılmaya başladıktan itibaren ise çoğu zaman otoriteler tarafından doğru bilginin sunulmaya başlaması yeterli olamayabilmektedir. O durumda en pratik çözüm olarak kısıtlamalar başlar. Tıpkı virüse karşı alınan önlemlerde olduğu gibi kişilerin dezenformasyon ile teması engellenmeye çalışılır. Dezenformasyon kaynağı olan platformlar dezenfekte edilir yani bilgi kirliliğinin en yaygın olduğı medya ya da sosyal ağlara yönelik kısıtlama tedbirleri alınır.

Süper bulaştırıcı yani sahte bilgileri en çok yayan sosyal medya hesapları ya da yazarlar göz altına alınır, hesaplarına erişim engellenir. Dezenformasyon yayılmaya devam ediyorsa erişimi kısıtlayıcı engeller yani sosyal ağlara ulaşım daha kapsamlı bir şekilde bloke edilir ya da yavaşlatılır. Hayati öneme sahip iletişim kanalları dışındakilere erişim konusunda ciddi tedbirler alınır.

Tüm bunları geçtiğimiz yıllarda terör, kalkışma ve deprem gibi olağanüstü durumların yaşandığı günlerde yaşayarak gördük. Bu noktada işi otoritelere bırakmadan dezenformasyona karşı korunabilmek için tıpkı salgınlarda olduğu gibi kendi izolasyonumuzu sağlamamız oldukça önemli. Nedir bu önlemler, kısaca onlara da bir göz atalım.

Öncelikle, sosyal ağlarda bizlere servis edilen her bilgiye inanmamamız, kaynağından ve doğruluğundan emin olmadığımız hiçbir bilgiyi diğerleri ile paylaşmamamız lazım ki bu kadar hızlı bir şekilde yayılmasın. Kullanıcıların çoğu zaman sosyal ağlarda kendilerine ulaşan bilgilerin doğruluğunu sorgulamamasının sebepleri ise belli:

Bunlardan birincisi bu bilgilerin kendilerine güvendikleri kişilerden gelmesi. İkincisi bu bilgiler hazırlanırken kullanılan belirli anahtar kelimeler sayesinde kafa bulandırıp doğruymuş gibi görünmesinin sağlanması. Diğer belirgin özellikleri arasında ise saygın bir yetkili ya da akademisyenin adı ile yazılması, iletişime geçmeyeceğiniz bilindiği için paylaşan kişiye aitmiş gibi görünen sahte eposta ya da telefon numarasının da paylaşılması, Google’da arama yaptığınızda karşınıza çıkabilecek kısmi doğru bilgiler ile süslenmesi, metnin içine tıp ya da fizik alanlarında uzman olmadıkça doğruluğunu sorgulayamayacağınız teknik terimler serpiştirilmesi gibi teknik detaylar yer alıyor.

Ayrıca, bir arkadaşımdan duydum, bir akrabam orada çalışıyor ya da kesin bilgi gibi ifadelerle başlaması, çok önemli olduğunun ve yayılması gerektiğinin metnin içinde defalarca tekrarı da bu gibi paylaşımlarda ön plana çıkıyor. Bu tarz metinler dikkatle okunduğunda ise kullanılan dilin akademik bir dil olmaya çalışmasına rağmen yer yer konuşma dili ile iknâ çabalarına girişildiği, içerisinde çok sayıda yazım hatası bulunduğu da görülebilecektir.

Son olarak dezenformasyon içeren metinlerin en önemli özelliklerinden birisi de genellikle kısa olmalarıdır. Dezenformasyon içeren paylaşımların bizim uzun uzun anlatmaya çalıştığımız bilgilendirme yazılarından daha fazla okunup rağbet görmeleri sosyal medya kullanıcılarının görsellerle süslü kısa yazılara daha fazla prim vermesinden kaynaklanıyor!

Tarih: 13.04.2020

https://www.akdenizmanset.com.tr/yazarlar/mustafa-zihni-tunca/dezenformasyon-ile-mucadele-virus-ile-mucadeleye-benzer/34236/


Uzmanından yüzey temizliğinde “ozon ve plazma” önerisi

Süleyman Demirel Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümünden Prof. Dr. Lütfü ÖKSÜZ, Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada virüsün yayılma hızına dikkat çekerek ortam ve yüzey temizliği vurgusu yaptı.

Prof. Dr. Lütfi Öksüz: – “Virüslerin boyutu nano düzeyde olduğu için en iyi yöntem, ozon ya da plazma teknolojisi. Bu teknolojiyle 15 dakikada normal büyüklükteki odanın virüslerden arıtılması mümkün” – “Kimyasallar aktığı zaman suya karışabiliyor. Tekrar size içme suyu olarak dönebiliyor. Bu nedenle kimyasal barındıran ürünlerle temizlik yapmak çok mantıklı değil”

Prof. Dr. Lütfi Öksüz, yeni tip koronavirüs (Kovid19) salgınıyla mücadele kapsamında yapılan yüzey temizliğinde, kimyasal maddeler yerine ozon ve plazma yöntemlerinin kullanılması gerektiğini bildirdi.

Öksüz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, koronavirüs pandemisindeki en büyük sorunun yayılma hızı olduğunu söyledi.

Virüsün yayılma hızı azaltıldığında hasta sayısındaki artışın da düşeceğini vurgulayan Öksüz, ortam ve yüzeylerin temizliğinin virüsün yayılmasını önlemede oldukça önemli olduğunu ifade etti.

Son teknolojiler sayesinde kimyasal kullanmadan havada, suda, yüzeydeki virüs ile mikropları plazma ve ozon yöntemiyle temizlemenin mümkün olduğunu dile getiren Öksüz, şöyle konuştu:

“Kimyasallar aktığı zaman suya karışabiliyor. Tekrar size içme suyu olarak dönebiliyor. Bu nedenle kimyasal barındıran ürünlerle temizlik yapmak çok mantıklı değil. Virüslerin boyutu nano düzeyde olduğu için en iyi yöntem, ozon ya da plazma teknolojisi. Bu teknolojiyle 15 dakikada normal büyüklükteki odanın virüslerden arıtılması mümkün.”

– “Hastanelerde kullanılabilir”

Hastane gibi virüs buluşma riski yüksek alanlarda bu teknolojinin mutlaka kullanılması gerektiğine dikkati çeken Öksüz, bu yöntemle hava ve yüzeylerin temizliği için tedbirler alınması gerektiğini bildirdi.

Çin ve Japonya’da koronavirüsle mücadele ozon ve plazma yöntemlerinin etkin kullanıldığını anlatan Öksüz, “Hastanelerde ozon veya plazma yöntemleriyle kimseyi rahatsız etmeden gündüz ya da gece temizleme yapılabilir. İnsanların çok olduğu bir alanda bile bu yöntem kullanılarak, normal hayatlarına devam etmesi sağlanabilir. Her ortamı temizlemek bir şekilde mümkün.” ifadelerini kullandı.

Ozon ve plazma sistemlerinin ucuz olduğunu da belirten Öksüz, şunları kaydetti:

“Herkesin elde edebileceği bu sistemleri bir klima gibi düşünebiliriz. Evlerimize takılabilir ve bir odada 15 dakikalık çalışma süresince bütün evi temizleyebilir. Fiyatları klimayla karşılaştırıldığında hemen hemen aynıdır. Hatta daha küçükleri de yapılabilir. İnsanların çok olduğu fabrikalara takılabilir. Böylelikle insanlar işlerinden geri kalmaz, üretim devam eder. Yani sürekli çalışması gereken kurumlara takılabilir.”

Tarih: 04.04.2020

https://www.yeniakit.com.tr/haber/uzmanindan-yuzey-temizliginde-ozon-ve-plazma-onerisi–1162619.html


Çin’de ‘yeni normal’ ama nasıl?

SDÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden Dr. Öğr. Üyesi Ümit ALPEREN,“Çin’de Yeni Normal Ama Nasıl?” adlı yazıyı kaleme aldı.

Koronavirüsün ilk göründüğü Çin’in Wuhan kentinde 23 Ocak’tan beri uygulanan karantinanın 76 gün sonra 8 Nisan’da kaldırılması ile Çin’de hayat ‘yeni normale’ dönmeye başladı. Ancak artık pek çok şey koronavirüs öncesindeki gibi değil. Mesela Çin ekonomisi salgının etkisiyle 2020’nin ilk çeyreğinde yüzde 6.8 daraldı. 1992 yılından beri bu bir ilk…

Çinlilerin günlük yaşamı da tamamen normale dönmüş değil. Çin yaklaşık 10 yıldır sürdürdüğü dijitalleşmeyi salgın ile mücadelede de etkin bir şekilde kullanıyor. Sarı, kırmızı ve yeşil artık sadece bir renk değil Çinliler için… Ülkedeki vakalar, “yeşil” (sağlıklı), “sarı” (şüpheli) ve “kırmızı” (sağlıksız) şeklinde ayrılan “Sağlık Kodu” uygulaması ile kontrol ediliyor. Bu uygulama, Çin’de bir süre önce kullamaya başlanan ve vatandaşlarını puanlamayı öngören ‘sosyal kredi sisteminin’ bir üst aşaması. İlk defa birkaç yıl önce Uygur Özerk Bölgesi’ndeki faaliyetleri takip amacıyla kullanılmaya başlanmıştı. Covid-19 ile mücadele vesilesiyle de bütün ülkede yaygınlaştırıldı.

Sağlık kodu ‘yeşil’ olanlar için hayatın normale dönmeye başladığı söylenebilir. Ama ülkenin neredeyse her yerinde ateş ölçümü hayatın rutini olmuş durumda.

Sağlık kodu ‘yeşil’ olan Wuhanlılar başka bir şehre seyahatleri durumunda gittikleri şehirde kesinlikle 14 günlük karantina sürecine tekrar girmek zorundalar. Farklı şehirlerde yaşayanların başka şehirlere seyahatleri durumunda eyaletten eyalete şehirden şehre değişen uygulamalar var. Şehir içinde de, sağlık kodu yeşil olmayanların restoran, kafe gibi mekanlara gibi girmesi mümkün değil.

Çin’in salgının başından beri üzerinde çok durduğu sokakta maske zorunluluğu sürüyor. Ancak sosyal mesafe kuralı uygulanmaya çalışılsa da bu duruma çok dikkat edilebildiğini söylemek zor. Sosyal mesafe kuralının en çok ihmal edildiği yerler kuşkusuz toplu taşımalar.

Üniversite sınavları nedeniyle eğitime başlayan lise son sınıflar hariç ara verilen eğitime ne zaman başlanacağı hâlâ belirsiz. Bu şartlarda Çin’de yetkililerin yürüttükleri süreci ‘temkinli normalleşme” olarak adlandırmak mümkün. Ayrıca 1996’dan beri beşinci salgını yaşayan halkın da ikinci dalga konusundaki tereddütleri nedeniyle temkini elden bırakmadıkları anlaşılıyor.

Çin’deki ‘yeni normal’leşme süreci ülke medyasında da merkezi yönetimin gücünü artıracak şekilde milliyetçilik dozu artmış şekilde görülüyor. Ülke medyası ağırlıklı olarak salgını merkeze alan sosyal, sağlık, ekonomik, vb. konulara ek olarak özellikle Çin’in sistemde ‘izole’ edilmesinin yanlışlığı ile ilgili haberler yapıyordu. Salgının merkezinin Çin dışına kayması ve ülke içerisinde kontrol altına alınması ile haber ağırlığı da Çin’deki Covid-19 vakalarıyla birlikte diğer ülkelerdeki vakalara kaymaya başladı. Çin Sağlık Bakanlığı verilerine göre 6 Mart itibariyle Çin’de rapor edilen günlük vaka sayısı 100’ün altına düştü, vakaların zirveye ulaştığı 17 Şubat’tan 22 Mart’a kadar geçen sürede vaka sayısı yüzde 91 oranında da azaldı. Mart ayı ortalarından itibaren de vaka sayısı tekli rakamlara inerken salgın literatürüne yeni bir kavram da kazandırdılar: ‘İthal vaka’ yani ülke içinden değil de yurt dışı teması olanlardan gelen vakalar.

Ekonomide “yeni normal” nasıl olacak?

Koronavirüsün Çin’de derinden etkilediği bir alan da şüphesiz ekonomi. Koronavirüs öncesinde ülke ekonomik büyümesinin artık doyuma ulaştığı ve büyümenin kademeli olarak ‘yeni normal’e gelmesi bekleniyordu. Beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan bu salgın ile birlikte 1976’dan bu yana Çin ekonomisi ilk defa bu ölçüde küçüldü. Verilere göre Çin ekonomisi 2020’nin ilk çeyreğinde yüzde 10-20 arasında bir daralma yaşadı.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Nisan 2020’de yayınladığı rapora göre, Çin ekonomisi 2020’de yüzde 1,2 oranında büyürken dünya ekonomisi de yüzde 3 oranında daralacak. Çin ekonomisinin daralması aynı zamanda küresel tedarik zincirinin de kesintiye uğraması anlamına geliyor. Ancak küresel tedarik zincirinin kesintiye uğraması, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri kısa vadede olumsuz etkilese de, orta ve uzun vadede küresel üretimin daha dengeli bir şekilde dağılmasına neden olması açısından olumlu karşılanabilir. Çin’de bulunan yabancı yatırımcıların riskleri azaltmak için yatırımlarının bir kısmını Vietnam, Endonezya, Bangladeş, Türkiye gibi gelişmekte olan dinamik ülkelere kaydırması bekleniyor. Diğer bir ifadeyle ‘yeni normal’ tanımı hem Çin hem de küresel ekonomi için geçerli.

Çin’de üretim yeniden başladı ama insanların işini kaybetmesi, kaybetme korkusu ve psikolojik etkenler talebin düşmesine neden oluyor. Pekin merkezli finansal bir şirketin yaptığı araştırmaya göre, ankete katılanların yüzde 65’i virüs sonrası harcamalarını azaltacağını ifade etmiş. Ülke içerisinde özellikle son 10 yılda büyük bir pazar oluşmasına rağmen Çin ekonomisinin ihracata bağımlılığı hâlâ çok yüksek. Bu durum Çin’de bütün fabrikaların tam kapasite ile çalışmasının önünde de bir engel, hem dünyada talep düşerken Çin ürettiklerini kime satacak? Dolayısıyla küresel ekonomide beklenen durgunluk ihracata dayalı Çin ekonomisini ve “Kuşak-Yol Girişimi” kapsamındaki denizaşırı yatırımlarını doğrudan etkileyecektir. Bu durum, Pekin’in denizaşırı yatırımları mı yoksa ülke içerisindeki yatırım ve subvansiyonları mı devam ettirmesi gerektiği ikilemini beraberinde getirebilir. Tabii ki bunun ülke içerisinde siyasi sonuçlarının da olması muhtemel…

Maske diplomasisi, sinofobi ve yabancı düşmanlığı

Çin’de görülen koronavirüs vakaları dünya kamuoyuyla ilk defa paylaşılmaya başladığında ve Çin diğer ülkeler tarafından izole edilmeye çalışıldığında Pekin yönetimi ‘sinofobi’ (Çin ve Çin düşmanlığı) konusuna dikkatleri çekmiş, Batı’yı sinofobik ve ırkçı olmakla eleştirmişti. Çinlilerin yemek kültürüyle ilişkilendirilen ama konuyla ilgisi dahi olmayan fotoğraf ve videoların sosyal medyada çokça paylaşılmasıfarklı ülkelerde Çinlilere ve hatta Doğu Asyalılara karşı olumsuz bir tavrı da beraberinde getirdi.

Fakat Çin’in salgını ülke içerisinde kontrol almaya başlaması ve virüsün İran ve İtalya merkezli olarak küresel bir salgın haline gelmesi Pekin üzerindeki iç ve dış baskıları da büyük ölçüde azalttı. Sonrasında salgının merkezinin Çin’den Avrupa ve ABD’ye kayması ile Pekin yönetimi dünyanın farklı bölgelerine özellikle Avrupa’ya gönderdiği tıbbi malzemelerle maske diplomasisini başlattı. Çin maske diplomasisi ile salgının bütün dünya için sorun olduğu ve salgın nedeniyle kendilerinin suçlanamayacağı mesajını verdi. Çin uluslararası alanda kötüleşen imajını düzeltmek için başlattığı reaktif maske diplomasisine paralel olarak, aynı zamanda pro-aktif ‘ithal vaka’ söylemini de artırdı.

Çinli yetkililer ‘ithal vaka’ söylemleri ve maske diplomasisi ile halkın yönetime güvenini arttırmaya çalışıyor, virüsün çıkış noktasının ‘artık’ Çin olmadığı vurgusunu yapıyorlar. Ocak ve şubat aylarında diğer ülkelerin Çin’e uyguladığı uçuş yasaklarını ülkenin izole edilmesi olarak görürken, kendisi oturum izni ve vizesi olan yabancılar dahil ülkeyi yabancıların girişine kapattı. Bu adımlar Çin’deki yabancı düşmanlığını körüklüyor, dışarda da salgın nedeniyle artan ‘sinofobi’yi…

Özellikle Çin’in güneyindeki ticaret merkezi Guangzhou’da Afrikalıların virüs yaydıkları gerekçesi ile ev sahipleri tarafından evlerinden atılması ve Afrikalılara yönelik bazı ırkçı saldırıların yapılması, Afrika Birliği ile Nijerya ve Gana gibi birçok Afrika ülkesinde tepki ile karşılandı. Afrikalıların yanı sıra Çin’de diğer yabancıların da ayrımcılığa maruz kaldığı, bazı insanların restoran ve kafelere yabancı oldukları gerekçesiyle alınmamaları durumuyla sıklıkla karşılaşıldığı bildiriliyor.

Çin’in yardımları ve kaygılar

Çin’in maske diplomasisi çerçevesindeki medikal uzman ve uzman ekip yardımları her ülkede aynı şekilde iyi karşılanmayabiliyor. Bir yandan Çin’den gelen kimi testlerin işe yaramadığı bilgileri paylaşılırken Afrika’da da farklı bir huzursuzluk yaşanıyor.

Çin’in koronavirüs ile mücadele kapsamında bazı Afrika ülkelerine uzman ekip göndermesinin, kendilerinin kobay olarak kullanılabileceği endişesi nedeniyle halk tarafından şüpheyle karşılandığı yönünde haberler de zaman zaman göze çarpıyor.

Nijerya Sağlık Bakanı Dr. Osagie Ehanire bakanlığının daveti üzerine 18 kişilik Çinli sağlık uzmanının Covid-19 ile mücadelede yardım için geleceğini açıkladı. Bu açıklama üzerine Nijerya Gazeteciler Birliği (NGB) Çinli sağlık ekibinin ülkeye gelmesinin faydadan çok zarar getireceği yönünde bir açıklama yaptı. Ayrıca NGB Çinli sağlık ekibinin İtalya’ya yardım için gitmesiyle Covid-19 ölümlerinde artışın olduğu iddiasında bulundu.

Koronavirüsün sıfır noktası Çin mi, ABD mi?

Koronavirüs ile mücadeleye küresel boyutta devam edilirken, salgının şu anki merkezi ABD ile ilk merkezi Çin arasında konunun karşılıklı açıklamalar ve tartışmalarla siyasi boyuta da taşındığı görülüyor. Çin’de koronavirüs salgını patlak verdiğinde Trump Yönetimi Çin’i eleştirmeye çoktan başlamıştı. Şimdi ise rollerin değiştiği ve Xi Yönetimi’nin salgını büyük ölçüde kontrol altına almasıyla ABD’yi eleştirmeye başladığı görülüyor.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lijian Zhao’nın virüsün ABD kaynaklı olabileceği yönündeki ifadeleri ve ABD’nin bir açıklama yapmak zorunda olduğunu ifade etmesi de Çin-ABD hibrit savaşının yeni bir aşamaya taşınması anlamına geliyor. Çinli yetkililer başından beri resmi ağızdan virüsün kökeninin tespit edilemediğini ve dışardan Çin’e gelmiş olabileceğini belirtiyorlardı. Aslında Çin-ABD arasındaki ‘Çin virüsü’ ve Amerikan askerlerinin Wuhan’a virüsü taşıdığı tartışması, iki ülke arasında Xi-Trump ikilisinin iktidara gelmesi ile yoğunlaşan rekabetin yeni fakat en kritik yüzü.

İki ülke de “virüs laboratuvarda üretildi” ya da “virüs ABD kaynaklı” tezlerini dil getiren haberler, uzman görüşleri havada uçuşuyor. Bu siyasi mücadele için de iki taraf da iddialarını bilimsel olduğunu öne sürdükleri araştırmalar, verilerle güçlendirmeye çalışıyor. Siyasi motivasyonlu bilimselliğin bilimsel gerçeklerin önüne geçtiği tespitini yapmak yanlış olmaz.

Hem Pekin hem de Washington yönetimlerinin birbirine karşı yaptıkları bu eleştirilerin bir amacı da, kendi hatalarını diğeri üzerinden örtmeye çalışma yöntemi. Şayet dünyanın bu iki en büyük ekonomisi ve gücü küresel salgına karşı ortak bir mücadelede buluşamazsa, salgının küresel düzeyde kontrol altına alınması, yok edilmesi ve küresel ekonominin yeniden rayına oturtulması zor görünüyor. Her şeyden önce, bu salgın ulusal bir sorundan öte küresel bir sorun. Fakat ABD-Çin arasında artan karşılıklı suçlamalar ve Avrupa’nın bu mücadelede iyi bir şekilde organize olamaması, küresel boyuttaki endişeleri de beraberinde getiriyor.

Tarih: 20.04.2020

https://fikirturu.com/2020/04/20/cinde-yeni-normal-ama-nasil/


Pandemi Sürecinde Sınav Stresi İle Mücadele

Süleyman Demirel Üniversitesi İİBF İşletme Bölümünce düzenlenen Online Kariyer Söyleyişleri- 7 programının konuğu, Eğitim Fakültesi’nden Öğretim Görevlisi Akif Fatih Kılıç oldu.

Moderatörlüğünü Dr. Öğr. Üyesi Çiğdem Akman ve Doç. Dr. Elvettin Akman’ın yaptığı programda, “Pandemi Sürecinde Sınav Stresi İle Mücadele” konusu ele alındı. Sürece ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uzman Psikolojik Danışman Kılıç, şu ifadeleri kullandı:

‘Stresi Normal Kabul Etmeliyiz’

“Stresi normal kabul etmek gerekmektedir. İnsanlar iş yerinde, okulda ailesiyle sürekli stres altındadır ve içerisinde yaşadığımız çağın zorlukları üstüne bindiği zaman stres, “sorun” olarak karşımıza çıkmaktadır. Normal kabul edilmesi gereken stres, duruma ilişkin spesifik değerlendirildiğinde de sorun olarak görülmektedir. Bazı kişiler de stresi sorun olarak değil “durum” olarak görebilmektedir. Stresi normal kabul etmemiz, hayatımızın bir parçası olarak görmemiz gerekir. Kişi kronik bir şekilde stres yaşıyorsa destek alabilir. Bunun için de olayın kökenine bakmak gerekir. Stresi kaynak olarak gördüğümüz ana şey ne ise ona yönelik çözümler bulmak ve stresle yüzleşmek gerekmektedir.

Stres, psikolojik etkilerin fizyolojik etkileri olarak düşünülebilir. Stres,  her ne kadar zihinde yaşanıyor olsa da tepkilerini bedensel olarak gösterebilmektedir. Fiziksel anlamda gastrosistemi, imumine sistemi etkileyebilir.

Yetersizlik durumunda özgüvenimizi, öz yeterliliğimizi kaybedebiliriz. Amerika’da 30 bin kişiye 8 yıl boyunca yapılmış bir araştırmada, katılımcılara “Geçen yıl ne kadar strese maruz kaldınız? Stresin sağlığınız için zararlı olduğunu düşünüyor musunuz?” soruları yöneltilmiştir. Araştırma sonucunda stresin zararlı olduğunu düşünen kişilerde, ölüm sayısında artış olduğu görülmüştür. Bu sonuç yetersizlik duyusuyla da alakalı olan bir durumdur.

‘Stratejilerini Bilen Kişiler Başarılı Olur’

Kişiler KPSS gibi kariyer meslek sınavlarına hazırlanıyorsa sahip oldukları yeterlilikleri gözden geçirmeleri gerekmektedir. Kendi öz kaynaklarını ortaya koymalıdır. Kişi, başarı konusunda ikilem yaşıyorsa, dışarıdan destek alabilir. Fakat burada çalışma disiplinleri de önemlidir. Öz düzenlemeleri yüksek olan ve stratejilerini bilen kişilerin başarılı olduğu görülmüştür. Bu yüzden iş disiplinine sahip olan öğrenciler destek ihtiyacı duymamaktadırlar.

Kişilere sınav zamanlarında ya da kariyeriyle ilgili olumsuz tepkiler gelebilir. Özgüven, özyeterliliğini, inancını karşı tarafa lanse eden kişiler olumsuz yansımalar almıyorlar.

Düzenli çalışmak bir alışkanlıktır. Kişi,çalışma davranışlarını da gözden geçirmelidir. Sınav zamanlarında her şeyden ve herkesten arınmış olan saat dilimleri belirlenmelidir. Günlük rutinlerin haricinde, kalan süreçleri kişi betimleyip not alırsa ders çalışması düzene girebilir.”